Cumhuriyet'in İlanı
Cumhuriyet'in İlanı
Lozan'n kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk
Devleti'nin siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı
sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait
olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu. Fakat gerek
halkın, gerekse Meclis içinde bulunanların büyük kısmı Padişah'a dinsel ve
geleneksel bağlarla bağlıydılar. Padişah'ın işgal ettiği Saltanat - Hilafet
makamı yüzyıllardır kökleşmiş bir teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de
Osmanoğullarından başka hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden,
diğeri gelenekten gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi
İttihat Terakki bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin
kaynağını ve kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin, tanrı hakları
sisteminden, insan hakları sistemine geçişin bir sonucu olarak Padişah'tan
ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23
Nisan 1920'de B.M.M.'nde somutlaşmıştı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel
üzerine oturmuştu.
Kurtuluş Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini
de açık bir biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri
milliyetçilerin amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini
bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık
yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği
"Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak sakladı.
Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi ortaya atmak, iç
parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında
"Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş
Savaşı'nın Başkomutanı, Türk Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin
siyasal yapısını değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını
sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı
çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Paşa'nın kararlı ve
sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu
endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle M.
Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.
2 Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri
verildi. "İntihab-ı Mebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen
önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü
sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin
ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği kanun hükmü haline
getirilmek isteniyordu. M. Kemal Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun
bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M. Kemal Paşa, doğum yerinin
Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve bir yerde beş yıl oturmadığını
belirttikten sonra, düşmanlara karşı savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir
yerde beş yıl oturamadığını hatırlatıp, ulusun sevgisisi kazanmış bir insan
olmasına rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu
kimselerin bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red edildi.
Mustafa Kemal'in kamuoyu yoklaması yapmak üzere 14 Ocak
1923'de Batı Anadolu'da bir geziye çıkmasını fırsat bilen muhalif grup, O'nun
Ankara'dan ayrıldığının ertesi günü "Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet
Meclisi" başlıklı bir broşür yayınladılar. Broşürün önceden hazırlanmış
olduğu ve M. Kemal'in Ankara'dan ayrılmasını fırsat bilerek dağıtıldığı
anlaşılıyordu. Broşürün ana fikri, islam kamuoyunun son gelişmelerden
(Saltanatın Kaldırılışı) büyük ızdırap içinde bulunduğu, Hilafet'in hükümet
demek olduğu ve Hilafet'in hukuk ve görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç
bir meclisin elinde olmadığı esaslarına dayanıyor, "Halife Meclisin,
Meclis Halife'nindir." sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin
Halife'ye verilmesini ve Meclis'in aldığı kararların ve kanunların Halife'yi
bağlamayacağı, dolayısıyla Meclis'in çıkardığı Saltanat ve Hilafet ile ilgili
yasaların meşru olmadığı görüşü savunuluyordu. Bu bildiri, M. Kemal'e ve O'nun
gerçekleştirmek istediği devrime bir tepki idi.
İzmit'e gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptığı
açıklamada "Türkiye Büyük Millet Meclisi Halife'nin değildir ve olamaz,
Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız Ulusundur." dedi.
T.B.M.M.nin büyük programının tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız ulusal
egemenlik esaslarına dayandığını, teokratik devlet biçiminin ve buna bağlı
bütün toplumsal düzenin ve çıkarların yıkılacağını belirtti. 16 Ocak'ta yaptığı
toplantıda, Hilafet'in dinle ilgisi olmadığını, siyasi bir mevki olduğunu,
idare-i maslahatçılıkla devrim yapılamayacağını belirttikten sonra
"Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim
kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız devrim ve ilerleme bir an bile
durmayacaktır" diyerek gericilere gerekli yanıtı verdi. Basınla iyi ilişki
kurmak istediği için İzmit'te yaptığı basın toplantısında, "Devrim"
yapılacağını açıklarken, Meclis'te birliğin sağlanması için "Müdafaa-ı
Hukuk Gurubu"nun gerekli olduğunu bunun dışındaki grupların yararlı olmadığını
belirtti ve İttihatçılardan ülke yararı için politikaya karışmamalarını istedi.
Bu sırada Annesi Zübeyde Hanım'ın ölüm haberi geldi. İzmir'de annesinin mezarı
başında devrimci inancını "Ulusal hakimiyet uğrunda canımı vermek benim
için bir vicdan ve namus borcu olsun" sözleriyle bir kez daha yineledi. Bu
sırada Lozan'ın ilk görüşmeleri kesildiği için İsmet Paşa ile Ankara'ya döndü.
Meclis'te gizli oturumlar çok sert geçti. Trabzon mebusu Şükrü Bey'in Topal
Osman tarafından öldürülüşü, M. Kemal'e saldırılara yol açtı. M. Kemal'i
kendilerine buyük engel gören, tutucu, gerici, ittihatçılar, çıkarcı gruplar,
O'na karşı muhalefette birleşiyorlardı. Yakın arkadaşlarından Rauf Bey, Kazım
Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Paşa'lar da yavaş, yavaş yanından ayrılıp,
Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardı. Saltanatı geri getirmek isteyen gericilerin
çalışmaları karşısında arkadaşlarının kendisini yalnız bıraktığını gören M.
Kemal, 20 Mart 1923'te Konya'da yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ
karanlığına çekmek isteyen gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle
belirtti: "Eğer onlara karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz,
derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir
adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım
benim ulusumun hayatıyla ilgili, o adım benim ulusumun hayatına karşı bir
kasıt, o adım ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve
benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımları
atanları tepelemektir... Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin
eğer bunu sağlıyacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle
olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız
kalsam; yine tepeler ve yine öldürürüm."
Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça
görülüyordu. M. Kemal Paşa, 8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini
toplatarak, programını belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.
Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis kendini
dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan önce Meclisten 15
Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini kabul eden bir kanun
değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine
İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek getirdi.
Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve
böylece Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın
arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve arkadaşları,
M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını, önererek, O'nu
pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet Paşa ile aralarının
açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi. Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı
karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan bile istifa etti.
İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin
rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue Treie
Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan
1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu fakat adının açıklanamadığını
belirtip, yapılacak işin yalnızca isim koymak olduğunu söyledi.
Yeni devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu.
Ankara 1920'den beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi.
Meclis'te uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu
ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı.
M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı oldu.
Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet oluşması üzerine M. Kemal,
"Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi Paşa"nın dışında
kabinenin istifasına karar verdi ve 27 Ekim'de uygulandı. Mevcut sisteme göre
her bakan Meclis tarafından tek tek seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse,
görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat,
Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve temasları, Halife'ye yakınlık
gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine kurulamıyordu. Bu gelişmeler
üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden çözmeye karar veren M.
Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı
ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı.
Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu'nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi
gün saat 10'da Parti grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel Başkan
olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün
istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra değişiklik önergesini
okuttu:
* Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir
* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra Vekilleri
(Bakanlar Kurulu)
vasıtasıyla idare eder.
Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet
Meclisi'nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra
20.30'da "YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu
ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ". Hemen
arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal oy birliği ile
Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal, kendisini
Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son yıllarda
Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat, kendi hakkında kötü
düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak görünüşe önem veren insanlar
olduğunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri,
hükümetin yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti, dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat
edecektir... Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır."
sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde henüz 42
yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu.
19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız, bir
Türk Devleti kurmak savaşı dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı nasıl
Atatürk'ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi. İleriki yıllarda
bunu şu sözleriyle belirtti. "Benim en büyük eserim Türkiye
Cumhuriyeti'dir."
SONUÇ
Bir zamanların muhteşem Osmanlı İmparatorluğu, gerek iç
gerekse dış etkenlerin sonucunda 18. y.y.'dan itibaren hızlı bir çökuntüye
girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin açık pazarı durumuna
geldi. Rusya ve Avusturya'nın devamlı saldırıları sonunda savaşları kaybederken,
önemli topraklarını elden çıkardı. İmparatorluğun bu çöküntüsünü gören
Padişahlar, İmparatorluğu kurtarmak için ıslahat önlemlerine başladılar. Fakat
yalnızca askeri olan bu önlemler etkili olamadı. III. Selim'in başlattığı
Nizam-ı Cedit ise 1807'de gerici bir ayaklanma ile son buldu.
19. y.y.'da çöküntü büyük hızla sürerken, Fransız
Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık ve egemenlik akımları, Osmanlı
İmparatorluğu'nun Balkanlar'da yaşayan Hristiyan azınlıklarını etkiledi ve
bagımsızlık isteklerini kamçıladı. Sırp, Yunan ve hatta Mısır ayaklanmaları
İmparatorluğun iç bünyesini sarstı ve bunlar giderek bağımsızlık veya özerklik
kazandılar. Bu yüz yılda Rus tehlikesi karşısında İngiltere ve Fransa Osmanlı
İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü koruma potikası izlediler. Kırım
Savaşı'nda bu politika sonucu Rusya'ya savaş bile açtılar. 1838 ticaret
anlaşması ile imparatorluk ekonomik bakımdan batının eline geçerken, 1854'den
sonra başlayan dış borçlanma ile, 1881'de mali iflasa ve batının mali denetimine
girdi. II. Mahmut Islahatı ve Tanzimat da İmparatorluğun kurtuluşu için çözüm
olmadı. Genç Osmanlılar'ın çalışmaları 1876'da Kanun-u Esasi'nin ilanını
hazırladı. Birinci Meşrutiyet yaşama fırsatı bulamadan 1877-78 Osmanlı-Rus
savaşı bu dönemin sonunu hazırlarken, Abdülhamid'in "İstibdatı"
başladı. Bu tarihten sonra İngiltere de koruyucu politikasını terk etti. Ermeni
konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu bundan sonra Almanya'ya
yanaştı. Alman siyasi, askeri ilişkisi, Alman ekonomik ihtiraslarını da
getirdi. Bağdat Demiryolu projesi bunu simgeledi.
20. y.y.'a girilirken Abdülhamid'e karşı başlayan Genç Türk
hareketi gittikçe kuvvetlendi ve 1908'de II. Meşrutiyeti getirdi. Fakat 31 Mart
gerici ayaklanması ile 1909'da iç buhran yaşandı. II. Meşrutiyet de
İmparatorluğu kurtaramadı. Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük
akımlarının çatıştığı bu dönem, içte buhranlar, anarşi yaratırken, dışta da
Trablus ve Balkan Savaşları'nda büyük yenilgi ve tüm Makedonya'nın kaybı ile
sonuçlandı. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında giren
İmparatorluğun kaderi de çizilmiş oldu. Bu savaştan çok ağır kayıplarla yenik
çıkan Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkesi ile kayıtsız şartsız teslim oldu.
Yüz yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın
Hasta Adamının mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi
tarihindeki varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Savaş içinde gizli
anlaşmalarla, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını
kararlaştırmışlardı. Fakat Rusya'da devrim çıkınca anlaşmalar önemini yitirdi.
Türk Ulusu'nun hakkında karar verecek en büyük kuvvet İngiltere idi. İngiltere
Batı Anadolu'yu Yunanistan'a veriyor, Doğuda bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak
istiyor, Türk yurdunun geri kalan yerlerini de Fransa ve İtalya ile
paylaşıyordu. Ülkenin yağmalanmasına boyun eğen Padişah ve Hükümet, kurtuluşu
İngiliz himayesinde görüyorlardı. Halk ve aydınlar çaresizlik içinde, çoğunluk
kadere boyun eğmiş görünüyordu. Kurtuluş çareleri arayanlar Padişah - Halifesiz
bir çare düşünemiyordu. Kurtuluşu Amerikan mandasında görenler veya yörelerinin
kurtuluşunu sağlamak için çalışanlar vardı.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki perişan ve çaresiz
durumda, bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtuluş ve tam bağımsız yeni bir
Türk Devleti kurmak düşüncesiyle Samsun'a geldi. O'nun yola çıktığı sırada ise
Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. Padişah ve Hukümet ise İzmir'i
Yunanlılara veren İngilizlerin hala körü körüne her isteğine boyun eğiyorlardı.
Düşmanla işbirliği yapan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin bu tutumları
karşısında M. Kemal, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik savaşının
esaslarını Amasya'da ulusu ve orduyu Padişah - Halifeye karşı ayaklandırmak
şeklinde belirledi. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde de bu esaslar içinde yeni
bir Türk Devleti'nin kuruluşunun ulusal bilinçlenme, idari, siyasi
örgütlenmesini de gerçekleştirdi. Misak-ı Milli ile bu esaslar İstanbul'da bir
kez daha ortaya konunca İngilizler, İstanbul'u işgal ettiler. Bundan yılmayan
M. Kemal, Ankara'da ulusun meşru iradesinin eseri olan ulusal egemenlik
prensibini B.M.M. ile ortaya koydu. Fakat bütün bunların gerçekleşmesi çok
büyük güçlükler ve olanaksızlıklar içinde yapılıyordı. Bir yandan İtilaf
Devletleri ve Yunan saldırısı ve baskıları bir yandan Padişah ve İstanbul
Hükümeti'nin M. Kemal ve B.M.M.'ni gayri meşru ilan etmesi, Türk Ulusu'nu
olumsuz yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yıldan beri dini ve geleneksel
iktidar kabul edilen Padişah - Halife ile bu değerleri yıkan ve yerine ulusal,
egemenlik değerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M. Kemal hareketi
arasında bir süre bocaladı. Yer yer B.M.M.'nin otoritesine karşı ayaklanmalar
çıktı.
Doğu Anadolu'da Ermenilere, Güneyde Fransızlara karşı savaşıldı.
Batıda Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karşı Kuva-yı Milliye ile çözüm bulan
B.M.M. daha sonra düzenli ordu kurar. I. ve II. İnönü Savaşları ile ilk askeri
başarılarını sağladı. Diğer yandan dış ilişkilerde Sovyetler Birliği ile
Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Sakarya Meydan Savaşı'nda Yunan Ordusu'nu
yendi. Fransa ile de anlaşan Türkiye İtilaf blokunu da parçaladı. 26 Ağustos
1922'de başlayan ve 9 Eylül'de İzmir'de Yunan Ordusu'nun denize dökülmesi ile
son bulan Büyük Taarruz, Türkiye gerçeğini ve Türk Ulusu'nun yenilmez azmini
bütün dünyaya kanıtladı. Askeri başarısını Mudanya Ateşkesi ve Lozan Antlaşması
ile de onaylattı. Emperyalizme karşı yapılan bağımsızlık savaşını kazanan,
"Türk Mucizesi"ni yaratan Türkiye'nin bu başarısı bütün Mazlum Uluslara
örnek oldu.
M. Kemal Kurtuluş Savaşı'nın bittiği yerde; Türkiye'nin
çağdaşlaşma savaşını başlattı. 1 Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılışı ve 29
Ekim 1923'de Cumhuriyet'in İlanı ile Türkiye yeni devlet sistemini Fransız
Devrimi ile ortaya konan insan haklarına dayanan "Ulusal ve Laik
Devlet"i gerçekleştirmiş oldu. Ancak, çağdaş devlet ve ülke olma
mücadelesi için Türk Devrimi'nin başarılması için Cumhuriyet döneminde Atatürk
'ün yeni mücadele vermesi gerekiyordu.
Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986, ss. 359-366
Cumhuriyet'in İlanı Ergün AYBARS Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
2012-03-09 tarihinde Dosyabak.com tarafından Araştırmalar Atatürk T.C.İnkılapTarihi kategorisine eklenen bu içerik toplam 3121 kez ve en son 2026-05-24 22:40:33 tarihinde görüntülenmiş.
